Altın Çocuk
Ayın Altın Kitabı
En Çok Satanlar
Yeni Çıkanlar
Yayına Hazırlananlar
Kitaplar
Yazarlar
Altın Haberler
Röportajlar
Yayinevi'nden
Ayın Sorusu
Anket
Üye Olun Şifremi Unuttum
Üye Olun Şifremi Unuttum Şifremi Unuttum
 
 
Ana Sayfa Ana Sayfam Yap Favorilerime Ekle Yazdır Arkadaşıma Gönder
 
BİR GEYŞANIN ANILARI  
Kitap Adı : BİR GEYŞANIN ANILARI
Orjinal Adı : Memoirs Of A Geisha
Yazarı : ARTHUR GOLDEN
Türü : ÇAĞDAŞ EDEBİYAT DİZİSİ
Çevirmen : Azize Bergin / Zeliha İyidoğan Babayiğit
Satış Fiyatı : 25 TL
 
Kitap Hakkında Yorumlar
 
1997’de, yazar Arthur Golden başarılı romanı Memoirs of a Geisha / Bir Geyşanın Anıları’nda okurlarına gizemli bir dünyanın insanın kanına işleyen ve güçlü hikayesini sundu. Sürükleyici romantik destan iki yıl boyunca The New York Times’ın best-seller listesini işgal etti. İngilizce baskısı dört milyondan fazla satan kitap, 32 dile çevrildi.
Roman, 2000 yılında Altın Kitaplar tarafından Türkçe’ye çevrildi. Dilimize Azize Bergin ve Zeliha İyidoğan Babayiğit’in çevirdiği roman 4 baskı yaptı.

Şimdi, Oscar adayı yönetmen Rob Marshall, yapımcılar Douglas Wick ve Lucy Fisher ve Steven Spielberg, başarılı uluslararası oyuncu kadrosu ve ödüllü kamera arkası ekibiyle bu büyüleyici öyküyü beyaz perdeye taşıyorlar.

Kitabın konusu şöyle:
Bugün bile güçlü bir büyü yaratan gizemli ve egzotik bir dünyada geçen hikaye, İkinci Dünya Savaşı’nın önceki yıllarda, Japon bir kız çocuğunun bir geyşa evinde hizmetkâr olarak çalışmak üzere ailesinden koparılmasıyla başlar. Neredeyse ruhunu paramparça eden hain rakibine karşın, küçük kız efsanevi geyşa Sayuri olur. Güzel ve başarılı Sayuri,o dönemin en güçlü erkeklerini avucuna alır, ama ulaşamadığı tek adama duyduğu gizli aşkı da aklından hiç çıkmaz.



Gecenin kelebekleri
Geyşalar, uzun zamandır Japonya’da ve tüm dünyada bir hayranlık simgesi olmuşlardır. Asırlar boyunca, akşam vakti kozasından çıkan kelebekler gibi, evlerinden süzülüp o gecenin çayevi partisine katılmaya gitmiştirler. Sosyal geceler, Japonya’da her zaman iş dünyasının bir parçası olagelmiştir ve bir geyşanın varlığı ev sahibinin maddi gücünün böylesine gösterişli refakatçilere yettiğinin göstergesidir.

Ne eş, ne de hayat kadını olan geyşalar yaşamlarını güçlü adamları eğlendirerek kazanan birer sanatçıdırlar. Gei (gey okunur) Japonca’da “sanat” anlamına gelir. Bir geyşa eğitimli bir dansçı, şarkıcı, müzisyen ve sohbeti hoş biridir. Müşterilerinin esprilerine güler ve onların sırrını asla ifşa etmezler. Yelpazesinin ufacık bir hareketiyle drama yaratırlar.

Yıllar süren ağır eğitim ve öz disiplin onları bu zarif yaratıklara dönüştürmüştür, ama kısıtlayıcı kimonoları ve nötr bir maskeyi andıran makyajlarının ardında, etten kemikten, kendine ait bir geçmişi, hayal kırıklıkları ve hayalleri olan birer kadın yatmaktadır. En iyi sakladıkları sırlar, kalplerine en yakın olanlardır.

Arthur Golden’ın romanında canlı bir şekilde tasvir edilen geyşa mahallesi, bugün hâlâ mevcuttur ve otantik geyşalar eski şık çayevlerinde müşterilerini eğlendirmeye devam ederler. Asırlardır giyinip, süslenip geyşalık mesleğini sürdürürler. Bugün geyşa olan kadınlar mesleğe geleneksel sanatlara duydukları ilgi nedeniyle giriyor ve sadece birkaç yıl bu işi yapabiliyorlar. Oysa, bir zamanlar, ülkelerinin en gözde kadınları olan geyşalar, Japonya’da “modern”in batılı olarak tanımlanışına dek süper model olarak görülürlerdi.

“Memoirs of a Geisha / Bir Geyşanın Anıları” 1929’da, geyşaların altın çağının sonlarında başlıyor. Kaybolmakta olan bir dünyanın öyküsü olan film hayali bir hanamachi’de, yani geyşa mahallesinde geçiyor.

Sayuri (Ziyi Zhang) bu gizlenmiş dünyaya girdiğinde, geyşanın aşık olma, ya da yazgısının peşinden gitme özgürlüğünün olmadığını öğrenir. Akıl hocası efsanevi geyşa Mameha (Michelle Yeoh) özel bir koruyucuyla yani danna ile yakın bir ilişkinin sınırlarını anlamış bir kadın olarak, Sayuri’ye duygularını sıkı sıkıya dizginlemeyi öğretir. Sayuri’nin küstah rakibi Hatsumomo’nun (Gong Li) aksine, Mameha iyi bir geyşanın kendini bir erkeğe karşı duyduğu tutkunun pençesine bırakmaması gerektiğini bilir.

Yine de, Sayuri genç yaşta gördüğü beklenmedik bir kibarlığı unutamamaktadır. O anın anısı bir serap gibi gözünün önüne gelmekte ve acı dolu yıllarda onu teselli etmektedir. Hayatına dönüp baktığında, “sandığından daha cesur bir kız” görmekte, ve “Bunlar bir İmparatoriçe ya da Kraliçe’nin anıları değil. Bunlar başka tür bir anı” diye düşünmektedir.

Mükemmel Uyum…

Ziyi Zhang, Arthur Golden’ın romanını okuduktan sonra pek de sıradışı olmayan bir tepki verdiğini söylüyor: “Bir kadının hayatını konu alan bu romanı bir erkeğin yazdığına inanamadım. Az bilinen Japon alt kültürünü bu kadar ayrıntılı bir şekilde yazan kişinin bir Amerikalı erkek olduğuna ise hiç inanamadım”.

Yönetmen Rob Marshall hikayenin geçtiği egzotik dünyanın tadını çıkartırken, küçük ve yetim Chiyo’nun çektiği sıkıntıların evrenselliği, ve küçük kızın hayat akışını değiştiren tesadüfi tanışma karşısında duygulandığını ifade ediyor. “Bu hikaye çok özel bir dünyada yaşanıyor, ama yine de tüm olumsuzluklara rağmen insan ruhunun muzaffer oluşu teması her kültürle uyuşuyor” diyor Marshall ve ekliyor: “Evinden alınıp, köle olarak satılan bu çocuğun hayatta kalışı ve sonunda aşkı bulması beni derinden etkiledi; özellikle de bu aşk ona yasakken”.

Roman’ın umut ve hayatta kalma temaları, Red Wagon Entertainment ortakları olan yapımcılar Douglas Wick ve Lucy Fisher’a romanı beyaz perdeye uyarlama konusunda esin kaynağı oldu. “Roman tuhaf ve şaşalı bir dünyada zafer kazanan bir karakteri konu alıyor, ve beyaz perdeye aktarılmak için adeta ağlıyordu” diyor Wick.

“Gladiator/Gladyatör”ün Oscar ödüllü yapımcısı Wick, yayınlanmasından kısa süre sonra romanın film haklarını satın aldı ve kitabın bir nüshasını Columbia Pictures başkanı Amy Pascal’a (o zamanlar stüdyonun yapım müdürüydü) verdi. O dönemde Columbia Tristar Motion Picture Group’un başkan yardımcısı olan Fisher roman için şunları söylüyor: “Öylesine sürükleyiciydi ki elimden bırakamadım. Rolleri ve görselliği açısından çok canlı bir film olma potansiyeli taşıdığına hepimiz ikna olduk”.

Kitabın en güçlü yanlarından biri Sayuri’nin, hayal bile edemediği (çoğu okur gibi) bir dünyaya girdiğinde yaptığı dikkatli gözlemler. “[Sayuri’]nin iç diyaloglarının özünü yakalamanın zor olacağını biliyorduk, ama aynı zamanda da bu bir fırsattı. Dokuz yaşındayken, hayatı şaşırtıcı bir yön alan bir kadının anılarını anlatıyorduk. Bu anıların çoğunun bir çocuğun bakış açısından anlatılması bize hikayeyi daha çok bir fabl gibi anlatma özgürlüğü tanıdı” diyor Fisher.

Bir çok Steven Spielberg filminin yönetici yapımcısı olan Fisher, onun da romanın büyüsüne kapılacağını tahmin etti. Spielberg projeye yönetmen olarak imza attı ve ön yapım çalışmaları başladı.

“Kültürel olarak, karşıma çıkan en büyüleyici hikayelerden biriydi” diyor Spielberg ve ekliyor: “İçerdiği aşk hikayesi, Sayuri ile Hatsumomo arasındaki rekabet ve Başkan ile Nobu arasındaki ilişkiden çok etkilendim. Tüm dünyadaki sinemaseverlerin büyüleneceğini düşünüyorum çünkü bu sadece bir efsane ya da Japon tarihinden bir kesit olarak kültürel önem taşımakla kalmıyor; her ülke insanının özdeşleyebileceği bir hikaye olarak karşımıza çıkıyor. Benim için öyle olduğu kesin”.

Ne var ki, projenin başlamasına defalarca ramak kalmasına rağmen, takviminin bu yoğun projeye bir türlü uymaması nedeniyle Spielberg kenara çekildi. Yönetmen sandalyesi boş kalıp, bir düzine aday arasında rekabet başlayınca, Wick ve Fisher en uygun kişiyi seçmek için araştırma başlattılar.

Bir Zaman ve Mekan İzlenimi…

Fisher ve Wick “Chicago”nun ön çalışmalarından birini izleyince, aradıkları yönetmeni bulduklarını anladılar. Rob Marshall’ın, geçmiş bir dönemin cesur ve modern bir sunumu olan bu ilk filmi, eleştirel ve ticari açıdan sansasyon yaratarak, En İyi Film başta olmak üzere toplam altı dalda Oscar kazandı. Marshall ise bu çalışmasıyla En İyi Yönetmen dalında Oscar® adayı olmanın yanı sıra, Yönetmenler Locası Ödülü’ne layık görüldü.

Fisher ve Wick önce Marshall’la oturup, yönetmenin film için vizyonunu dinlediler. Wick bu vizyon için “heyecan vericiydi” ifadesini kullanıyor ve şunları söylüyor: “Sevilen bir sanat eserini bir daldan diğerine aktarmak çok büyük bir meydan okumadır, ama Rob romandaki yönünü çok kesin bir şekilde belirlemişti. Filmin görüntüsü ve hissi, yıllar sonra anlatılan anıların edebi bir yeniden canlandırmasından ziyade, genç yaşta deneyimlenen zaman ve mekan izlenimleri şeklinde olacaktı. O konuşurken adeta filmi görebiliyorduk. Rob ‘Chicago’daki yenilikçi yaklaşımıyla da kanıtladığı gibi, materyale kendi estetik vizyonunu katmaktan çekinmeyecekti. Rob izleyicilerin, geyşa dünyasını keşfederken, Sayuri’nin deneyimlediği mucizeyi tatmasını istiyordu”.

Yazar Arthur Golden filmi Marshall’ın yöneteceğini öğrendiğinde aynı coşkuyu duyduğunu söylüyor: “‘Chicago’ya deli gibi aşık olmuştum. Sevdiğim bir oyunun daha iyi bir uyarlamasıydı. Bu yüzden, Rob’ın romanımdan uyarlanacak filmi yönetmeyi düşündüğünü duyduğumda, çok sevindim”.

Marshall’ın projeye hazırlanmak için yaptığı ilk iş romanı tekrar okumaktı. “Yolculuğa tekrar çıkmam ve beni nelerin derinden etkilendiğini görmem gerekiyordu” diyor Marshall.

Yönetmen bir geyşa belgeseli yapmakta olmadığının fazlasıyla farkındaydı. “Bu karakterlerin dramlarının, yaşadıkları dünyanın cazibesi ve egzotikliğiyle bileşimi, bize benzersiz ve zorlayıcı bir şey yaratma olanağı tanıyacaktı. Ayrıca, vizyonumun gerektirdiği yerlerde gelenekten uzaklaşacağımı, ama öncelikle hikayenin gerçekliğini anlamam gerektiğini biliyordum” diyor yönetmen.

Bir süre sonra, Robin Swicord (“Little Women/Küçük Kadınlar”, “Matilda”) senaryonun taslağını yazmak üzere ekibe katıldı. Pulitzer ödüllü oyun yazarı Doug Wright (“I Am My Own Wife”, “Quills”) ise taslağın üzerinden geçmek ve son hâlini vermekle görevlendirildi. Marshall ve yapımcılar senaryo şekillenirken Golden’la sürekli temas hâlindeydiler. Golden bu konuda şunları söylüyor: “Rob daha en başından bana, ‘Senin seveceğin bir film yapmak istiyorum’ dedi. Hikayenin nasıl bir araya geleceği ve filmin nasıl daha iyi hâle getirilebileceği konusunda saatlerce konuştuk. Bana senaryonun her bir taslağını gönderdi”.

Marshall daha sonra ekibin önemli üyelerini Japonya’ya götürdü. “Sayuri’nin hikayesini zaman ve mekanda bir izlenim olarak anlatmaya karar vermiştim, ama öncelikle gerçekliği anlamaya ihtiyacım vardı” diyor yönetmen ve ekliyor: “Hepimiz Sayuri’nin dünyasına tam olarak dalmamız gerektiği konusunda hemfikirdik; bu yüzden, olabildiğince çok deneyim yaşayabilmek üzere hep birlikte Kyoto’ya gittik”.

10 kişilik grup müzeleri, tapınakları ziyaret etti, bir kimono fabrikası gezdi, bir sumo maçı izledi, çekçeklere bindi, Japon Denizi’nin kıyılarını dolaştı, bahar şenliği danslarına katıldı ve bir çırak geyşanın (maiko) makyajını yapıp, kıyafetini giyişini izledi. Marshall ile filmin ortak yapımcısı ve koreografı John DeLuca efsanevi oyuncu-dansçı Tamasaburo Bando’nun bir Kabuki gösterisini izlemek üzere sahne arkasına davet edildiler. Japon ev sahipleri seçkin Ichiriki Çayevi’nde bir geyşa eğlencesi de ayarladılar.

Gion ve diğer ‘hanamachi’lerin (geyşa mahallesi) atmosferini özümsemek görevin başarılması açısından çok önemliydi. “Dion (filmin görüntü yönetmeni Beebe) ve Rob’la birlikte kaybolana dek dolaştık ve fotoğraflar çektik” diyen Oscar ödüllü yapım tasarımcısı John Myhre, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Binaları inşa etme zamanı geldiğinde, resimleri tarıyor ve ‘bu çatı bu tip pencereyle ya da şu tip kapıyla gerçekten güzel durur’ gibi değerlendirmeler yapıyorduk”.

Film için potansiyel mekanlar belirlendi, ama Marshall, Myhre, Beebe ve yönetici yapımcı Patricia Whitcher filmin tamamını Japonya’da çekemeyeceklerini fark ettiler. Whitcher bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Caddelerde yapmamız gereken işin miktarını analiz ettiğimizde, hikayeyi anlatırken ihtiyacımız olan şeyi yeniden yaratmak için yaşanmakta olan bir yeri o kadar uzun süreliğine işgal edebilmemizin mümkün olmadığını gördük”.

Ayrıca, Japonya’nın ‘hanamachi’leri yani geyşa mahalleleri filmin geçtiği dönemden bu yana büyük ölçüde değişmişti. Marshall bu konuda, “Güzel tarihi şehirlerde bile, modern öğelerin dokunmadığı iç bölgeleri bulamadık” diyor ve ekliyor: “Ama grup Amerika’ya ortak deneyimlerinden esinlenmiş bir halde döndü”.

Sayuri’yi Bulmak…

Geyşa Sayuri’yi hayata geçirmek pek çok aktrisin rüyasıydı, ama rolün gerektirdiği çok önemli öğeler vardı. Sayuri’nin ışıltılı yetişkinliğini canlandıracak aktrisin, hizmetçi Chiyo’nun ergenlik çağını da oynaması gerekiyordu. Marshall şunun altını çiziyor: “Bu kızın genç kızlıktan kadınlığa, hizmetçilikten süper starlığa geçişini görüyoruz. Bunu iki ayrı bölüme ayırmak istemedik. Aktrisimiz 15 yaşında bir genç kız olarak da, 30 yaşında bir kadın olarak da inandırıcı olmalıydı. Ayrıca, güçlü bir aktris olması ve İngilizce bilmesi gerekiyordu. Aktrisimizin harika bir dansçı olması da zorunluydu çünkü dans geyşa dünyasında çok önemli ve Sayuri’nin kişisel hikayesinin de kilit öğelerinden biri”.

Ang Lee’nin Oscar ödüllü “Crouching Tiger, Hidden Dragon/Kaplan ve Ejderha” adlı filmindeki performansıyla Independent Spirit ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Toronto Sinema Eleştirmenleri Ödülü kazanan Zhang, bunun ardından Yimou’nun yönettiği “House of Flying Daggers/Parlayan Hançerler ” ve Oscar ödüllü “Hero/Kahraman”da rol aldı. “House of Flying Daggers/Uçan Hançerler Evi”ndeki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında BAFTA adayı da olan aktris, Wong Kar-Wei’nin başarılı yapımı “2046”yla Hong Kong Sinema Eleştirmenleri Birliği’nin 2005 Yılının En İyi Kadın Oyuncusu Ödülü’nü aldı. Zhang, 82 yaşındaki Japon yönetmen Seijun Suzuki’nin son filmi “Raccoon Palace”ta ise dans etti ve şarkı söyledi.

Çok önemli olan Mameha (Sayuri’nin akıl hocası) ve Hatsumomo (Sayuri’nin düşmanı) rolleri için Asya’nın iki süper starı muhteşem Michelle Yeoh ve efsanevi Gong Li’ye görev verildi. Michelle Yeoh, “Crouching Tiger, Hidden Dragon/Kaplan ve Ejderha”da da Zhang’le birlikte rol almıştı.

“2046”da da oynayan Li, Sayuri’nin rakibi rolüyle ilk kez büyük bir Amerikan yapımında yer alıyor. Aktrisin beyaz perdede nefes kestiği filmler arasında yönetmen Zhang Yimou’nun “Ju Dou”, “Red Sorghum”, “Raise the Red Lantern” ve “Shanghai Triad bulunuyor. “Ju Dou” ve “Raise the Red Lantern” Oscar’a aday gösterilen ilk Çin filmleri. Li, yine Zhang Yimou’nun yönettiği “The Story of Qiu Ju”daki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu dalında Venedik Film Festivali ve Çin Altın Horoz Ödülü kazandı. Aktris, ayrıca, “The Emperor and the Assassin”, “Temptress Moon” ve “Farewell My Concubine”da da rol aldı.

Bu filmde Sayuri’ye rehberlik eden zarif ve deneyimli geyşayı canlandıran Yeoh “Crouching Tiger, Hidden Dragon/Kaplan ve Ejderha”da Zhang’in rol arkadaşı ve dövüş partneriydi. Yeoh’nun bu filmdeki performansı kendisine En İyi Kadın Oyuncu dalında Taipei Altın At Ödülü, Hong Kong Sinema Ödülü ve BAFTA Ödülü adaylığı getirdi. Aktris, ayrıca, James Bond filmi “Tomorrow Never Dies”da da başrol oynadı.

Hem Zhang hem de Yeoh’nun dansçı olması “Memoirs of a Geisha/Bir Geyşanın Anıları”, için çok büyük bir artıydı ve John DeLuca’ya daha karmaşık koreografiler hazırlama özgürlüğünü tanıdı. Bu özellikle Zhang’in yer aldığı ve filmin merkez noktalarını oluşturan sekanslar için geçerliydi. “Sayuri’yi canlandırmak dansçı olmayan bir oyuncu için çok zor olurdu” diyor Marshall ve ekliyor: “Bir geyşanın dans eğitimi, her hareketinde kendini gösteriyor. Ziyi ve Michelle bu gerçeği hemen benimsediler”.

Marshall güzeller güzeli ama hain ruhlu Hatsumomo rolünde bir aktrisin karşılaşabileceği tuzakları biliyordu. “Onu tek boyutlu bir kötü insan olarak oynamak çok kolay olurdu. Ama Gong Li ona üzüntü ve kırılganlıkla üç boyut vererek Hatsumomo’yu inanılmaz zorlayıcı bir karakter hâline getirdi” diyor yönetmen.

Filmin beş kilit rolü Japonya’nın en büyük oyuncuları tarafından canlandırıldı. “The Last Samurai/Son Samuray”da canlandırdığı savaşçı ‘Katsumoto’ rolüyle Oscar’a aday olan Ken Watanabe, Sayuri’nin kalbini çalan Başkan olarak karşımıza çıkıyor. Watanabe kısa süre önce de, olumlu eleştiriler alan “Batman Begins/Batman Başlıyor” ve Japon filmi” Kita No Zeronen”de rol aldı. Aktörün televizyon çalışmaları arasında popüler dizi “Tampopo” da bulunuyor.

Orijinal “Shall We Dance?”te Batılı sinemaseverler tarafından keşfedilmeden önce de Japonya’nın jönlerinden olan Koji Yakusho, Sayuri’nin özko olmak isteyen bir adamı canlandırıyor. Yakusho “The Eel” ve “Warm Water Under a Red Bridge” gibi uluslararası başarı kazanan pek çok filmde rol aldı. Japonya’nın en büyük sinema ödülünü En İyi Erkek Oyuncu dalında bugüne dek dokuz kez kazanan aktör, yakında Alejandro Gonzales Inarritu imzalı “Babel”de rol alacak.

Japonya’nın bir başka sevilen yıldızı Kaori Momoi, Anne rolünü üstlendi. Momoi sinemaya 1971 yapımı Kon Ichikawa filmi “Ai Futatabi”yle başladı. O günden bu yana 40’tan fazla filmde rol alan aktris, Akira Kurosawa ve Shohei Imamura gibi efsanevi Japon yönetmenlerle çalıştı.

Amerikan filmi “Snow Falling on Cedars”ın kahramanı Youki Kudoh “Memoirs of a Geisha/Bir Geyşanın Anıları”nda Balkabağı rolünü üstlendi. “War and Youth”la Japonya’nın En İyi Kadın Oyuncusu Ödülü’ne aday olan aktris, “Picture Bride”daki performansıyla Japon Sinema Eleştirmenleri tarafından Yılın Uluslararası Aktrisi Ödülü’ne layık görüldü. Aktris, ayrıca, Jim Jarmusch imzalı “Mystery Train”deki performansıyla Independent Spirit Ödülü adayı oldu.

Ken Watanabe’nin himayesindeki genç Suzuka Ohgo’ya da filmde rol verildi. Watanabe’yle birlikte “Kita No Zeronen”da rol alarak oyunculuğa adım atan Suzuka, filmde ilerde Sayuri olacak olan çocuk Chiyo’yu canlandırıyor.

Yapım Hakkında…

“Memoirs of a Geisha/Bir Geyşanın Anıları”nın esas çekimleri geçtiğimiz sonbaharda Sony Pictures’a ait Culver City platosunda, Ken Watanabe’nin yönettiği bir kutsama töreniyle başladı ve Japonya’nın Shizuoka bölgesinde yağmurlu gökyüzünün altında tamamlandı.

İlk sahneler Nitta’ya (Nitta, ailenin adı) ait ‘okiya’da, yani hikayenin büyük bölümünün geçtiği hayali geyşa evinde çekildi. Korkmuş ve bitkin haldeki genç Chiyo (Suzuka Ohgo), buz gibi bir adam olan Bay Bekku (Thomas Ikeda) tarafından ‘okiya’nın kapısına bırakılır. Teyze (Tsai Chin), eve götürdüğü küçük kızı yetiştirmesi için Anne’ye (Kaori Momoi) teslim eder. Böylece, evinden ve sevdiklerinden uzakta, Chiyo’nun yeni yaşamı başlar.

Marshall ve ekibi filmin egzotik ve karmaşık dünyasını Los Angeles’ta üç ayrı platoda yarattı. Ekip dönemin geyşa mahallesini baştan sona inşa etti; eski caddeleri yeniden yarattı; hatta California’ya bağlı Ventura County’de büyük bir çiftlikte yılan gibi kıvrılan bir nehir bile yarattı.

Ekip, okiya’daki ritüellerle dolu yaşamın yanı sıra, lüks partileri bahar şenliği dans konserlerini, kalabalık cadde sahnelerini, bir sumo maçını, resmi bir çayevi eğlencesini, Sayuri ile Hatsumomo arasındaki şiddetli kavgayı, bir kasabanın savaş dönemi uğraşlarını ve o kasabanın savaş sonrası değişimini hayata geçirdi.

Yapım ekibi, Kuzey California’ya geçtikten sonra Sacramento Demiryolları Müzesi’nde, California Altına Hücum ülkesindeki Amerikan Nehri’nde ve kıyı bölgesindeki kayalık uçurumlarda çekim yaptı.

Yapım ekibi Hollywood filmlerinde hemen hiç görülmeyen otantik mekanları görüntülemek için Japonya’ya gitti. Bu mekanlar arasında 778’de kurulmuş ve 1633’te tekrar yapılmış Budist tapınağı Kiyomizu-tera ile 1029’da kurulmuş Budist tapınağı Yoshimine-tera bulunuyordu. Kyoto’nun kalbindeki Shinto Heian Jingu’nun durağan suları, filmin son sekanslarındaki Sayuri’nin ruh hâline uyumlu bir görsel büyü sundu. Diğer yandan, portakal rengi Torii kapılarının Kyoto tepelerine uzandığı sihirli Fushimi Inari ise küçük Chiyo’nun değişim sahnesine uygun bir arka plan oluşturdu. Hacıların sıkıntılarından kurtulmak için dua ettiği bu efsanevi Shinto tapınağının enerjisi ve ruhu çocuğun Başkan’la buluştuğu günkü umudunu, kararlılığını ve sevincini yansıtıyor.

“Memoirs of a Geisha/Bir Geyşanın Anıları”nın esas çekimleri Kawane-cho kasabası yakınlarında, mandalina ve çay yetiştirilen uzak bir bölgede tamamlandı. O günlerin yıldızı ise Ohi Nehri’nin üzerindeki eski köprünün altından süzülen modası geçmiş bir buharlıydı. Yapım kurgulanırken, Amerikan ve Japon ekipler ısınmak ve Marshall’ın şerefine kadeh kaldırmak için nehrin yakınındaki bir “noodle” restoranında toplandı.

Geyşalık Sanatında Ustalaşmak…

Bir geyşa hayatı boyunca Japon kültürünün simgesi hâline getiren sanatlarda mükemmelleşmek için çok uzun saatler harcar. Sayuri’nin zamanında, dans eğitimi ve üç telli ‘shamisen’deki ustalık bir kız daha maiko, yani çırak geyşa olmadan çok önce başlar. Bir genç kız tam bir geyşa olduğunda, yere çömelişi, masadan kalkışı, odanın bir ucundan öbür ucuna gidişi, saki koyuşundaki zarif hareketleri onun doğasının bir parçası olur.

Oyuncularına bu temel bilgileri vermek isteyen Marshall onları Los Angeles’a altı hafta erken getirerek bir “Geyşa kampı”na soktu. Bu dönemde, oyuncular kendilerini geyşa dünyasına hazırlayan eğitmenlerle yoğun bir prova ve eğitim dönemi geçirdiler.

1987 yılında “Red Sorghum“da oynadığından beri Çin’de bir yıldız olan Gong Li, “Benim için çok yeni bir şeydi. Her bir sahneyi, kelimesi kelimesine prova ettik” diyor.

Kadın oyuncular şık kumaşın ağırlığına, dokusuna ve hareketlerine alışabilmek için provaları kimono giyerek yaptılar. Dans dersleri onlara geyşa vücut dilinde mükemmelleşme olanağı tanıdı. Balkabağı rolündeki Youki Kudoh “Kot pantolon giyiyormuş gibi hareket edemiyorsunuz” diyor ve ekliyor: “Kısıtlanıyor ve bu yüzden kendinizi yeniden yaratıyorsunuz. Zarif olmayı öğreniyorsunuz”.

Arthur Golden’e romanında baş danışmanlık yapan Liza Dalby, filmin de teknik danışmanıydı. Dalby oyuncu kadrosuna geyşa davranışlarının ayrıntıları hakkında bilgi verdi. Yazar ve kültürel antropolog olan Dalby, Japonya’da geyşa olarak yaşayan ve çalışan tek Batılı kadın olarak şunları söylüyor: “Kimononun içinde uygun şekilde yürüyebilmek gibi, o zamanlar bana öğrenmesi zor gelen konularda oyunculara yardıma çalıştım”.

Dalby onlara shamisen çalmayı da gösterdi. Bu müzik aletini başarıyla çalan Dalby, “Gerçekten çalıyormuş gibi yapabilme becerileri beni çok etkiledi” diyor ve ekliyor. “Michelle Yeoh çalmayı gerçekten öğrendi. İnanılmaz bir kulağı var”.

Yeoh öğretmeni tarafından motive edildiğini söylüyor: “Mameha geyşalığın zirvesinde olduğu için, rolü ikna edici bir biçimde oynamam gerektiğini biliyordum. Bu yüzden, uzun saatler boyunca Liza’yı gözlemledim çünkü onda geyşalığı görmek mümkündü”.

Bir geyşaya resmi kimono giydirmek meşakkatli bir iş. Geyşa giydiricisi Bay Bekku’yu canlandıran aktör Thomas Ikeda, kimono danışmanı Yuko Tokunaga’yla bir manken üzerinde çalışarak, bu ritüelin katlama, kıvırma, bağlama, düğüm atma gibi teknik inceliklerini öğrendi. Marshall, filmde bu sürecin sadece bir kısmı görünecek olsa da, Ikeda’dan kendisine tüm adımları tek tek öğretmesini istedi. Ikeda şunu da samimiyetle dile getirdi: “Rob, bana karakterimin büyük olasılıkla bir geyşanın oğlu olduğunu söyledi.”

Sayuri’nin Dünyası…

“Memoirs of a Geisha/Bir Geyşanın Anıları”nın yoğun atmosferini beyaz perdeye taşımak büyük bir meydan okuma olduğu kadar, izleyiciyi kaybolmakta olan bir dünyaya götürmek açısından da ender bir fırsattı. Gerçek bir hanamachi’de çekim yapmanın zorluklarını fark ettikten, ve bir çok kıtada mekan taraması yapıldıktan sonra, yapımcılar kendi geyşa mahallelerini yaratmaya karar verdiler.

Yapım tasarımcısı Myhre, Marshall’la birlikte köy için ayrıntılı bir plan çizdi. Bunun ardından, 40 küsur binanın tam kapsamlı teknik çizimleri, ve oyuncak arabaların, çekçeklerin ve kıvrılarak ilerleyen nehrin de içinde bulunduğu bir hanamachi maketi hazırlandı. Bu maket yapımla ilgili pek çok karar için çıkış noktası oldu. “Maketin içine küçük bir ‘ruj’ kamera koyduk ki monitörden orada olmanın nasıl bir şey olduğunu görebilelim” diyor Myhre ve ekliyor: “Rob ve Dion onunla her an oynadılar; hatta, karmaşık bir vinçli kamera çekimini planlamak için bile ondan yararlandılar”.

Geyşa mahallesi ya da hanamachi Los Angeles’ın dışında, uzakta dağların göründüğü ve 360 derecelik yeşil vadi manzarasına sahip büyük at çiftliği Ventura Farms’da inşa edildi. Bu otlak alanını, 14 hafta içinde, 5 bloktan oluşan dolambaçlı taş yollara ve dar arka sokaklara dönüştürüldü. İnşaat koordinatörü John Hoskins ve ekibi, 10x10 metrelik bir alanı tasnif ederek merkeze bir nehir yatağı açtılar. Yaklaşık 76 metre uzunluğunda, 7 metre eninde ve 2,5 metre derinliğindeki nehir, devir daim sistemi sayesinde akarsu gibi akıyor görünümü kazandı.

Hanamachi’nin kullanımının kolay olması, şarttı. Myhre bu konuda şunları söylüyor: “Zemini çubuklar ve tellerle işaretledik ki aralardan yürüyebilelim. Ardından, aksiyonu tasarlayabilmek için bu alanlarda geçen sahneleri canlandırdık”.

Set sedir ağacı, bambu ve köknar ağacından inşa edildi. ABD’de bulunmayan kara bambu ve sedir ağacından plakalar, örme saz ve bambudan yapılan çitlerle birlikte Japonya’dan getirtildi. “The Last Samurai/Son Samuray”ın önemli isimlerinden olan set dekoratörü Gretchen Rau, film için Kyoto’da alışveriş yaparken, bol miktarda perde, saz dokuma örtüler ve paspaslar aldı. Çekim programının mevsimsel değişikliklerini uygun bir şekilde yansıtabilmek için, bitki sorumlusu Danny Ondrejko yılın her mevsimi için el yapımı bir kiraz ağacı hazırladı.

Bir diğer önemli mevsim unsuru da ışıklandırmaydı. Bu mekanın pek çok cazibesi olsa da, Kyoto’nun düz kış ışığına sahip değildi. Bu, yapımcıların yaratıcılığı için yeni bir sınav oldu. “İpek”le filtreleyerek ışığı değiştirmek yaygın bir tekniktir, ama devasa bir setin üzerini açılır kapanır bir kumaşla (“ipek”le) kaplamak cesur bir girişimdi. Scott Robinson ve ekibinin yaklaşık iki dönümlük bir alanı bugüne kadar bir set üzerine inşa edilmiş en geniş serbest yapıyla kaplaması gerekiyordu. Altı “parça”ya bölünmüş, 1.75 dönümlük yelken kumaşı iki kiriş arasına asılan teller üzerinde hareket ediyordu. Parçalar gün ışığını yumuşatmanın yanı sıra, gecenin karanlığını da önleyerek yapımcıların geceleri gündüz çekimi yapabilmesine olanak tanıdı. Bir milyon galonluk suyla dolu tanklara bağlanan, 10.000 cıvatanın tuttuğu kirişler 75 metrelik bir alana yayıldılar ve 18 metrelik Condor lambalarını taşıyacak yükseklikteydiler.

“Lojistik ve mühendislik konularında uzun uzadıya düşünüldü” diyen Beebe, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Üzerimizde böylesine bir malzeme dalgalanıyorken, rüzgarın ve gürültünün sorun olacağını biliyorduk. Sorunu aşabilmemizi cesur insanların riske girmesine borçluyuz. Kumaş, filmin görüntüsüne çok büyük katkı sağladı”.

Ventura Farms’daki setler sadece dış yapıdan oluşuyordu, ama bazılarının içleri tam teşekküllü olarak Sony platolarında hazırlanmıştı. Bunların arasında Nitta okiya’sı, Yukimoto çayevi, Dr. Crab’in kliniği, halk hamamları ve Mameha’nın dairesi bulunuyordu. İki katlı okiya yaklaşık 150 yaşında görünecek şekilde inşa edildi. Sayuri’nin hikayesinin çoğu -Chiyo olarak şehre geldiği ilk geceden, yıllar sonra Hatsumomo ile Sayuri arasındaki şiddetli kavganın olduğu geceye kadar- burada geçiyor.

Bu odaların duvarlarından bir çoğu dönemin kağıt panellerinden –Japonya’dan getirtilen shoji’lerden- oluşuyor. Ranma’lar, yani shoji’lerin üzerlerindeki ince işlemeli ahşap ızgaralar, okiya’daki mobilyaların çoğu gibi Japon antikasıydı. Hatta, Myhre’nin ekibi okiya’nın zor günler geçirdiği dönemleri yansıtan sahnelerde duvarları tıkamak için o dönemin Japon gazetelerini buldu ve çoğalttı. Herkesin yere oturduğu bir dünyada sandalye kullanmak tuhaf olurdu. Bu yüzden, Myhre setleri bu bakış açısına göre düşündü ve göz hizasını yerden bir metre yükseğe ayarladı.

Beebe hikayenin tezatlarını bu sette elektrik ve gaz lambası kullanarak yansıtma fırsatını kaçırmadı. “Rob solgun, yıpranmış, estetiği, adeta tütün lekeli gibi duran katman ve dokuları seviyor” diyor Beebe ve ekliyor: “Okiya’daki pek çok şeyi gaz lambası ve aleviyle aydınlattık. Bu sıcak, titrek ışık kaynağı hikayeye gizem ve derinlik kattı”.

“Yedi metre kumaş…”

Sayuri’nin hayat yolculuğu çoğunlukla bir nehrin akışına benzetildi ve genç kızın suya duyduğu zaaf, sürekli bir görsel motif olarak işlendi. Oscar® ödüllü kostüm tasarımcısı Colleen Atwood, “Neredeyse tüm kimonolarında su öğesi var. En güzeli ise en son giydiği, üzerinde obi’den kenarlara doğru uzanan çağlayan motifiyle süslü şeffaf mavi-gri kimono” diyor.

Marshall, Sayuri’nin hikayesini filmi onun anılar ve geçmişte kalmış bir dünyanın uzun süre gizli kalmış izlenimler prizmasından görüyormuşuz gibi anlatmayı seçti, ve baş karakterlerin görüntülerinde bir fablın duygusunu vermek istedi. “Gençlik anılarını, hayatının en dramatik olaylarını paylaşıyor” diyor Atwood ve ekliyor: “Başrol karakterlerimizin Sayuri’nin onları gördüğü şekilde, yani hayattan bile büyük olarak yansımalarını istedik”.

Gong Li’nin canlandırdığı Hatsumomo kıyafetlerinde gerçek bir geyşanın giyeceğinden çok daha canlı renkler ve desenler kullanıyor. Hatta kol uzunluğu bile kurallara aykırı. Atwood, “Hatsumomo moda yaratan bir karakter, yani modaya uygun giyinmiyor, modayı o belirliyor. Kimonolarını muazzam bir tavırla taşıyor” diyor.

Tasarımcı açıklamalarını şöyle sürdürüyor: “1930’lar geyşa dünyasının zirvede olduğu dönemlerdi; dolayısıyla, baş karakterlerin çok sayıda kimonosu var. Sadece yedi metreden oluşan, oldukça basit bir kumaştan yapılıyorlar. Onları değerli kılan şey ise yapımlarında kullanılan çok sayıdaki teknik. Gerçekten kaliteli bir kimono elde, çok özel bir teknik olan shibori’yle boyanır. Ayrıca, nakışları elde yapılır. Obi’si ise elde dokunur ve dikilir. Japonya’da böyle bir kimono bir yılda hazırlanır”.

Atwood, filmin başrol kadın oyuncularına çok şık kimonolar hazırlamanın yanı sıra, aralarında balıkçı köyündeki çiftçiler, gelişmekte olan hanamachi’nin sakinleri, Batılı kıyafetleri giymiş aristokrat misafirler, Japon askerleri ve savaş sırasında yurtlarından kaçan insanlar ile savaş sonrası hanamachi’sinin halkının da bulunduğu çok sayıda figüranı da giydirdi. “Hemen her gün bir önceki günden tamamen farklı muazzam sahneler çekiyormuşuz gibi geldi” diyor tasarımcı.

Atwood’un departmanı tasarımcının Culver City’deki atölyesinde yaklaşık 30 kişilik bir ekiple 250’nin üzerinde elde dikilmiş kostüm hazırladı. Kimonolar karakterin sosyo-ekonomik durumuna ve mevsime göre farklı farklı tasarlandı. Bayan giyim departmanı geyşa iç çamaşırları ve beyaz pamuklu tabi (yandan bağlanan, baş parmağı ayıran) çoraplar bile hazırladılar.

Baş karakterlerin kostümleri tasarlanırken sahip olunan özgürlük, yüzlerce yardımcı oyuncu ve arka plan oyuncuları için geçerli değildi. Atwood şunu özellikle vurguluyor: “İncelediğimiz zaman ve mekanda neyin gerçek olduğunu bilmek bizim için önemliydi. Tokyo’daki Moda Enstitüsü’nün arşivlerine gittim ve o döneme ait müthiş gazeteler ve görüntüler buldum. Bunlar inanılmaz yardımcı oldu”.

Arka plan karakterlerinin kimonoları Kyoto’da, Japon tarihinin Taisho (1912-1926) ve Showa (1926-1990) dönemleri üzerinde uzmanlaşmış Yuya Collection’dan kiralandı. Diğer parçalar ise çok daha uzaklardan, İngiltere, Danimarka, New York ve Los Angeles’tan temin edildi. “Hatta eBay’de bir Rus koleksiyoncudan çok güzel antika kimonolar satın aldım” diyor Atwood.

Matt Reitsma’nın başını çektiği tekstil ekibinin tarama teknikleri, Atwood’a, antika kumaşlardaki tasarımları kopyalama ve yeni kumaşa basma olanağı tanıdı. Bu ekip, ayrıca, Sayuri’nin mavi-gri şelale kimonosunu boyadı, baskısını yaptı, desenlerini elle çizdi ve işlemelerini yaptı. Yarattıkları kumaşlar arasında kaplıcalarda giyilen baskılı bornozların kumaşları da bulunuyordu.

Filmin erkek başrol oyuncuları, Atwood’un erkek giyimi departmanının özel olarak hazırladığı batı modeli takım elbiseler giydiler. Departman General’in ve yardımcılarının üniformalarından köylü balıkçıların sazdan eteklerine kadar çok farklı kostümler tasarladı. Özel kostümler sorumlusu Deborah Ambrosino, Sayuri’nin solo dansında kullandığı yirmi santim yüksekliğindeki şık siyah lake sandaletlerini hazırladı.

Bugünün geyşası modernden ziyade geleneksel Japonya’yı yansıtıyor, ama bir zamanlar ülkelerinde trendi belirleyen onlardı; ve benzersiz stillerinin öğeleri hâlâ Batı modasında tekrar tekrar ortaya çıkıyor. “Çok özel ve güzel bir görüntü” diyor Atwood ve ekliyor: “Bence ensedeki hafif degaje, moda dünyası tarafından yakında kesinlikle tekrar keşfedilecek”.

“Her bir saç teli yerli yerinde…”

Bir geyşa’nın soluk teni, simsiyah saçları ve kırmızı dudakları asırlardır simge hâline gelmiş, ve okiya’da nesillerden nesillere aktarılmıştır. Japonya doğumlu makyaj tasarımcısı Noriko Watanabe filmin başrol oyuncularında geleneksel geyşa makyajının ilkelerine uydu, ama bunu yaparken bazı öğeleri yumuşattı, bazen de aktrislerin güzelliğini vurgulamak için belirli öğelerde aşırıya kaçtı. “Geyşa olmak için, seçilmeleri gerekiyordu” diyor Watanabe ve ekliyor: ”Seçilmek için de, adeta dokunmaya kıyılamayacak kadar güzel ve zeki olmaları zorunluydu".

Watanabe geyşaların beyaz fondöteninin Amerikan setlerinde sorun yaratacağını öngördü. Bu konuda, “Dokusu ve yoğunluğu bizim normalde filmlerde kullandığımızdan farklı. Daha çabuk kuruduğu için, çabuk çalışmalısınız“ diyor.

Watanabe ön yapım aşamasından önce Los Angeles’ta bir grup makyaj uzmanını geyşa makyajı konusunda eğittiğini söylüyor: “Altı hafta süresince, 100’den fazla kişiyi eğittik ki bunların arasında yaklaşık 65 tane üst düzey teknisyen de bulunuyordu”

Geyşalar tarafından sadece çok özel davetlerde, ‘maiko’lar tarafından ise halk içine her çıkışlarında kullanılan beyaz fondöten, yüze, boyuna, sırt dekoltesine ve ellere uygulanmakta. Boynun çekiciliği ensede iki, özel durumlarda ise üç tane V şeklinde açıklık bırakılarak arttırılır.

Saç tasarımcısı Lyndell Quiyou film için klasik geyşa ve ‘maiko’ saçında ince değişimler yaptı. Kendini tarih kitaplarına, resimlerine ve tablolarına gömen Quiyou, ön yapım aşamasını ekibiyle birlikte geniş oyuncu, dansçı ve figüran kadrosunun görüntülerini planlamakla geçirdi. Bu konuda şunları söylüyor: “Rob bana Paris’te podyumda bir geyşa düşünmemi söyledi ve biz de bunu yaptık. Şekilleri ve siluetleri daha çağdaş ve geometrik bir hâle getirdik”.

Genel olarak, başrol oyuncuları için nispeten basık saç modelleri tercih edildi. Bunun tek istisnası Hatsumomo’ydu. “Onun peruğunu gerçekten çok ama çok büyük yaptım” diyor Quiyou ve ekliyor: “Geleneksel görünüme göre, saç ne kadar kabarık olursa, o kadar iyi görünürdü. Figüranlar da daha geleneksel bir görünüme sahip”. Sayuri’nin solo dansı için doğru görüntüyü bulmak apayrı bir meydan okumaydı. “Yapması gereken şeyi görene dek, büyük süslerle bir çok müthiş kabarık saç modeli hazırlamıştım. Sonra, ortadan ayrılmış, atkuyruğu şeklinde toplanmış gerçekten çok büyük bir peruk yaptım. Sonra, teatral bir hava vermek için ona uzun parçalar ekledim ve onları yüzünün üzerinden sarkıttım. Böylece gerçekten sade ama oldukça güzel bir görüntü elde ettim”.

“Geyşalık sanatının en saygı göreni…”

Filmde, Sayuri’nin kalbi ve ruhu göz kamaştıran dansına yansıyor ve onu hanamachi’deki en parlak ışık hâline getiriyor. Gerçek hayatta bir çırağa, böylesine coşkulusu bir yana, nadiren solo dans etme hakkı tanınsa da, Marshall, Sayuri’nin dramatik solosu için Kabuki tarzı bir koreografide ısrar etti.

Geyşa dünyasında dansın önemi Marshall ve koreograf John DeLuca’yı da etkiledi. “Bu tek dansın izleyiciye Sayuri’nin yüreğinin tutku ve çalkantılarını yansıtmasını istedim. Sanatçılar olarak Sayuri’nin hikayesini anlatmadaki vizyonumuzu Japon dansının güzel gelenekleriyle buluşturabilmek bizim için inanılmaz heyecan vericiydi” diyor koreograf.

Marshall’ın “’Chicago’daki koreografi süpervizörü DeLuca, “Memoirs of a Geisha/Bir Geyşanın Anıları”nın dans ekibinin başındaydı. Yine “Chicago” üyelerinden Denise Faye, DeLuca’nın yardımcı koreografıydı. Los Angeles’taki Fujima Kansuma Okulu’nun öğretmenlerinden Miyako Tachibana filmin Japon dansı danışmanlığını yaptı. Bu işbirliği ortaya benzersiz, yeni ve modern bir melez çıkarttı.

“Japon dansı çok kontrollüdür ve incelikli, zarif hareketlere dayanır” diyor Tachibana ve ekliyor: “Rob, John ve Denise bizim temellerimizi kavradılar; sonra kendi teatral deneyimlerini ona aktardılar. Büyülü bir şeydi”.

DeLuca’nın Sayuri’nin dramatik solosunu yaratımında kilit öğelerden biri, hayat kadınlarının eski festivallerdeki geçit törenlerinde başı çekmek için giydikleri 20 santimlik siyah lake sandaletlerin resmiydi. DeLuca’nın senaryosunda, sevgilisi tarafından terk edildiği için acı çeken bir hayat kadını kendini öldürmeye karar verir; bu Japon dansında bilinen bir temadır. “Dansın ilk bölümünü Ziyi’ye sandaletleri giymiş halde öğrettim ve onlarla atladı” diyor DeLuca ve ekliyor: “Çok cesurdu”.

Kış temalı dans, dar bir podyumda yani hanamichi’de (hanamachi değil) gerçekleştirilerek Kabuki tarzına daha çok benzedi. DeLuca, “Bu Rob’ın fikriydi. Alanın darlığı lambalar ve karla birleşerek dansı daha da zor bir hâle getirdi” diyor.

Zhang bu görüşe şu sözlerle katılıyor. “Kesinlikle bir meydan okumaydı. Bol miktarda yapay kar yuttum. Yirmi santimlik platform (apartman topuk) ayakkabıları ilk gördüğümde, onların aksesuar olduğunu düşündüm. Sonra John bana onları giyerek dans etmem gerektiğini söyledi!”.

“Dans üst düzey oyunculuk gerektiriyordu. Tiyatro içinde tiyatroydu. Müzik insanı derinden etkiliyordu ve reddedilen bir kadının ruh hâline son derece uygundu” diyor aktris.

Zhang’in kendini işine verişi onu Marshall’ın gözünde çok özel bir yere getirdi. Yönetmen bu konuda şunu söylüyor: “Herhangi bir şey Ziyi için çok zor olabilir mi merak ediyorum”.

Tachibana da aynı şekilde hissediyor: “O ayakkabılar içinde zarif olmak, çok zahmetsiz bir şey yapıyormuş gibi görünmek, kimonoyu dalgalandırmak ve şemsiyeyi bu denkleme oturtmak, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir şey. Ziyi bunu muhteşem bir şekilde başardı”.

DeLuca, Sayuri’nin solosundan önceki bahar temalı maiko dansında yelpazelerle bir şey anlatmak istediğini ifade ediyor. “Devasa yelpazelerle geleneksel yelpazeleri karıştırmaya ve büyükleri şeffaf yapmaya karar verdim. Bu, Sayuri’nin hikayesini 1930’ların geyşa kültürünü bire bir kopya ederek değil, bir fabl anlatırmış gibi aktardığımızı göstermenin bir başka yoluydu”.

“Devler arasında bir dans...”

Filmde Koji Yakusho’nun canlandırdığı yüzü yaralı iş adamı Nobu, Sayuri’yle ilk sohbetinde cesur bir açıklama yapıyor: “Hayatta üç şeyin önemi vardır: Sumo, iş ve savaş. Birini anladın mı, hepsini biliyorsun demektir”.

“Memoirs of a Geisha/Bir Geyşanın Anıları”ndaki sumo sahneleri, Nobu’nun bu spora atfettiği kadar heybetli gösterilerdi. Filmin 800 seyirci kapasiteli sumo stadyumu Sony’nin en büyük platosunda kuruldu ve dönemin kıyafetlerini giyen figüranlarla dolduruldu. Baş sumo güreşçilerini canlandıran Mainoumi ve Dewaarashi filme Japonya’nın sumo süper starları unvanlarıyla geldiler. Sahnedeki hakem de Japon sumosunun ünlü bir ismiydi. Ülkedeki sumoseverler tarafından yaşayan bir hazine olarak kabul edilen ve ringe törenle gelen bu isim Kimura Shonosuke’ydi.

Artık popüler bir sumo yorumcusu olan Mainoumi, sumonun ‘küçük bir adam iri bir adamın kilosunu ona karşı kullanabilir’ prensibinin canlı bir örneğiydi. Yaklaşık 100 kilo olan sumocu kendisinden çok daha iri rakiplerle güreşti. Japon profesyonel sumosunda sıklet olmasa da, boy konusunda alt sınır bulunmakta. Mainoumi kariyerinin başında bu engele takıldı ama rüyalarından vazgeçmek yerine kafasına silikon implant taktırarak gerekli boya ulaştı.

Filmin sumo danışmanı Andrew Freund “Mainoumi belki de gelmiş geçmiş en iyi sumo güreşçisi. Yaptığı her maçta, neredeyse kendinin iki katı bir rakiple güreşti. Onun bu filmde yer alması gerçekten bir onur” diyor.

Bir sumo maçı sadece birkaç saniye sürüyor. Sonucu ise hem psikolojik hem de fiziksel yetenek belirliyor. “Çarpışma anında tüm gücünüzü ya da ki’nizi serbest bırakıyorsunuz” diyor Freund ve ekliyor: “O şiddetli anda her şey olabilir”.

Özel Bir Not…

Sayuri’nin yolculuğunu vurgulayacak müziği yapmak, hikayenin duygusal yakınlığını, egzotik ortamını ve epik anlatımını yansıtabilecek bir besteci gerektiren önemli bir görevdi. Beş kez Oscar® almış John Williams’ın filmin müziğini yapmayı kabul etmesi Marshall’ı çok sevindirdi.

”Rob Marshall’ın ‘Memoirs of a Geisha/Bir Geyşanın Anıları’ filminin müziğini yapma olanağı bulduğum için kendimi çok ayrıcalıklı hissediyorum” diyen Williams, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Arthur Golden’ın bu dikkat çekici kitabının yıllardır hayranıyım. Dostlarım Yo-Yo Ma ve Itzhak Perlman’la bu olağanüstü filmde işbirliği yapmak bir rüyanın gerçekleşmesi gibiydi”.

Williams’ın besteleri hem Doğu hem Batı enstrümanları içeriyor. Shamisen, koto, shakuhachi, taiko davulları ve diğer geleneksel Japon enstrümanlarının virtüözleri “Memoirs of a Geisha/Bir Geyşanın Anıları”nın müzisyenleri arasındaydı. UCLA’in Royce Hall salonunda günler boyu yapılan provalarda (her ikisi de konser sanatçısı olan) efsanevi kemancı Itzhak Perlman ve dünyaca ünlü çellocu Yo-Yo Ma birlikte filmin unutulmaz anlarını yarattılar. “Memoirs of a Geisha/Bir Geyşanın Anıları”nda, Perlman’ın kemanı "The Chairman’s Waltz”a (Başkanın Valsı) hayat verirken Ma’nın çellosu “Sayuri’s Theme”i (Sayuri’nin Teması) zarif bir şekilde yansıttı.

“Bu projenin her aşamasında saf büyülü anlar vardı” diyen Marshall, sözlerini şöyle noktalıyor: “Araştırmanın ilk günlerinden, esas çekimlerin sürdüğü dönem ve post prodüksiyona kadar süren keşif hissi nefes kesiciydi. Müzik seansları benzersiz bir şölendi. Bu çapta oyuncularla birlikte çalışmak benim için kişisel bir dönüm noktasıydı. Katkıları filmin dokusuna muhteşem bir renk kattı. Memoirs of a Geisha/Bir Geyşanın Anıları’nın hakkını verdiğimizi umarım. Bu filmi yapmak zorlu, heyecan verici, bazen korkutucu ama her an ödüllendiriciydi. Hikayeyi Sayuri’nin kendisi gibi büyüleyici ve ulaşılmaz bir dünyada geçen bir fabl olarak anlatmayı seçtik”.

Geyşa Sözlüğü…

Arigato gozaimasu – “Teşekkür ederim”

Danna – bir geyşanın masraflarını karşılayan daimi erkek müşterisi

Gei – “sanat”

Hanamachi— bir şehirdeki geyşa mahallesi

Kaburenjô – bir geyşa bölgesinde, geyşalığın okulunu, tiyatrosunu ve kayıt bürosunu barındıran bina

Kampai –Japon kadeh kaldırışı

Konnichiwa – “Merhaba”

Maiko –çırak geyşanın Kyoto’daki adı

Miyako – eski başkent

Obi — kimononun beline sarılan dekoratif kuşak

Okâsan – geyşa evinin “anne” denilen idarecisi

Okiya – geyşa evi

O-nêsan –abla geyşa

Shamisen – uzun süredir geyşa dünyasıyla özdeşleşen üç telli çalgı






 
 
YORUMLAR (Toplam 26 yorum)
 
özge kılıç (05.08.2009 17:33:42)
  Kitabı daha bu sene okumak kısmet oldu okudum daha şimdi bitti kitabın sonu çok şükür iyi bitti yoksa gerçekten ruh halim bozulurdu ağlamaktan mahvolurdum kitabı okurken sanki kendimi japonyadaymışım gibi hissettim orayı o anları onları sanki gözümün önündeymiş gibiydi gerçekten kitap çok akıcıydı film gibiydi süperdi aşk ihanet macera hepsi vardı.Kesinlikle okunması gereken bi kitap diye düşünüyorum ...
 
yusuf gülle (09.06.2009 15:48:47)
  merhaba benim adım harun henüz 14 yaşındayım ve bu kitabı okudum ve harika bir kitaptı herkesin okuyup kavrayıcı bir kitap bence!
 
feyza akçalı (25.03.2009 21:17:39)
  o kadar akıcı ve etkileyici bi kitapki insanın tekrar tekrar okuyası geliyor. geyşalık nedir ve geyşa olmak için çekilen zorluklar çok etkileyici bi şekilde anlatılmış.filminide izledim sırf karekterlerle kitabın özdeşleşmesi için. ama filmi pek iideğildi.kitbını okumak varken ilk önce.herkese tavsiye ederim.
 
Tüm Yorumlar
Siz de yorumunuzu yazın !
 
 
Creon Media